Uncategorized

Ayça II – Gün 8: Horozları alt ettim

Şılıp şılolop…şılıp şılolop…
Kendi uyanışımı bir film seyreder gibi gördüm. Önce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sonra beynim kulaklarımın ilettiği sesin nereden geldiğini ve ne sesi olduğunu anlamlandırmaya çalıştı.
Şılıp şılolop…şılıp şılolop
Boynumun ıslaklığını hissedince odanın boğucu sıcaklığını fark ettim. Saate bakmak için telefona uzandığımda uykum iyicene açılmıştı. Nolur saat 5 falan olmuş olsun da kalkmak için mantıklı bir saat olsun.
Şaka mı bu? Saat daha 3:46!
Banyodan gelen su sesi uykumu iyicene açtı. Zorlasam uyurum belki ama 2 saat sonra kalkması çok ama çok daha acılı olacak. 
Vay be, hayat ne garip! Çok değil, sekiz-dokuz ay önce biri bana “Kızım, sen Bodrum’a tatile gideceksin, akşamları bırak rakı-balık muhabbetini, az biraz yiyip emeklilerle beraber 10’da yatacaksın, sonra da sabahın 4’ünde yaşıtların ve üstü kesim uyur, daha genç olanlar da partilerken kalkıp yoga yapacaksın.” deseydi git beeaa diye başımdan savardım.
Hadi bakalım, uyandım madem bir işe yarasın (Pınar’ın annesinin “Yap, kurtul”una benzedi biraz ama bu saatte gerçekten böyle).
Bu sefer dünkü acemiliğimi atmışım üzerimden, nerede duracağımı biliyorum. Emin adımlarla geçtim yoga köşeme. Mat sermedim, bahçe lambasının aydınlatması ile loş bir havada başladım yogama. Ben bekliyorum ki bu kadar erken saatte yoga yapıyorum, başım göğe erecek. Merakta bırakmadan söyleyeyim. Hiç öyle birşeyler olmadı. Hatta bir iki sineğin beslenmesine göz yumdum, huysuzlanmadım, ısırdıkları yerleri kaşımadım bile (oraya nefes gönderdim, kaşıntım geçti diyebilmek isterdim fakat henüz o noktaya gelemedim). Ama bir tanesi gözüme girince dayanamayıp elimle iteledim sineği. Hah, gitti sabahın dördü yogası, boşuna kalkmışsın diye de kendimi azarladım. 
Nefes al, ver, sakinleştim tekrar. Hazır vakit varken bol parantezli, bol tekrarlı bir çalışma yaptım. Ben bitirirken ezan okunuyordu, horozlar da koroya yeni başlamıştı. (Beni kıskandıklarını düşünüyorum.) Güzel bir zamanlama oldu aslında. 
Kalkarken, yogamı bitirip yazımı da yazdıktan sonra uyurum tekrar nasıl olsa diye düşünüyordum ama şu anda pek uyuyasım yok. Bugün nasıl geçecek, geçebilecek mi merak ediyorum. Onu da yarın anlatırım.

Advertisements
Uncategorized

Ayça II – Gün 6 & 7

Bodrum’dan merhaba!Dün malum yolculukla geçti. Sabah 4:30’da kalkar kalkmaz pijamalarımla (!) ısınma-8 nefes vahni (x2)-ılınma yapıp hazırlanmaya koyuldum. Arabada gözlerimi 1 saat kadar açık tutabildim, o da birşeyler yiyip içtiğim için. Çıkınımızın dibini daha ilk saatte gördükten sonra eşim kendini şoför gibi hissetmesin diye ona yolculukta eşlik etmek  için DJ’lik işine giriştim. Telefondan şarkılar seçerken ekrana bakmaktan midem bulandı, dur bir dinleneyim diye gözlerimi kapattım. Açtığımda Akhisar’daydık.

Kötü haberi, hava ve yol durumu vermek üzere annemleri aradığımda aldım. Annemlerin evine hırsız girmiş. Hem de gündüz vakti babam salonda uyuklarken. Neyse ki canlarına birşey olmamış, maddi biraz kayıp var, bolca da sinir bozukluğu. Dünden beri ara ara bunu düşünüyorum. Hayatta iyi olduğu kadar kötü de var, hem de ne iyilikler ve ne kötülükler…

Dün yolda saatlerce sızmış olmama rağmen akşam 10’da bayılmadan az önce kendimi yatağa attım. Yatarken de saati 5:50’ye kurdum. 8 saatlik uykuyla toparlarım iyicene.

Gece oda çok sıcaktı, alt kattaki bebek de ne bizi, ne anasını uyuttu. Tam sabaha karşı dalmıştım ki horozlar uyanma saati olduğuna karar verip koroya başladı. Alarm çalıncaya kadar uyumaya hakkım olduğuna, hatta alarmı kapatıp uyumaya devam etsem de yol yorgunu (sanki bütün yol uyuyan ben değilim!) olduğum için bunun mübah olacağına kendimi inandırdım. Alarmı kapatmak için telefona uzandım. Saate baktım 5:48! Vay be, biraz horoz destekli de olsa iç saat çalışmaya başladı galiba! Bu bir işaret olsa gerek, kalkmazsam ilahi güçlere ayıp olacak.

Yeni bir mekanda ilk yoga…heyecanlandım azıcık. Nerede dursam? Ne tarafa baksam? Akşam yatarken kıyafetlerimi hazırlamıştım. Bodrum sıcağına, Lolasana yapabilmek için Şirince’de kesmek suretiyle tozluk haline getirdiğim çoraplarımı bile getirmiştim. Onlar da duruyor kenarda. Sonunda terasta yapmaya karar verdim. İyi de yapmışım. Yeşilliklerle çevrili, kimsenin göremeyeceği geniş bir alan. Hafif de bir meltem var. 

Dünkü yoldan sonra bedenim tutuk olur diye bir önyargım vardı ama herşey yolundaydı. Horoz sesleri, cırcır böcekleri, matın üstüne çıkıp inen karıncalar eşliğinde sakin bir çalışma oldu. 

Blog yazıları dün iyicene birikmiş. Bizim ev halkı hala uyuduğu için okumaya vaktim var. Birkaç tanesini okuduktan sonra ellerim kaşındı, dilim kamaştı, benim de yazasım geldi…

Uncategorized

Ayça II – Gün 5

Arkadaş, bu nasıl bir sıcak! Akıllı telefon kafadan atmıyorsa, ki bu aralar isabetli atıyor, hissedilen sıcaklık 37 dereceymiş. Yarın daha da sıcak olacakmış ama ben yarın seferiyim.

İki hafta evden uzak kalacağım. Bu zaman içerisinde yogamı ve yazılarımı aksatmamak için Cevat Kelle misali tüm techizatım hazır: ultra ince mat, ultrabook, ultra hafif tightlar…Seyahat kapsamındaki herşeye ultra etiketini yapıştırmışlar.

Bugün sıcaktan iyicene mayışmışken bavuldan tableti çıkarmaya, laptopun açılmasını beklemeye üşendim. Yazı yazsam da mı saklasam, yazmasam da mı saklasam diye amaçsızca dolanırken kendimi yine evin en serin yeri olan giriş holüne attım (bkz. Ayça – Gün 9: Seramikte yoga almaz mıydınız?). Hadi dedim, en azından telefondan iki selam göndereyim ahaliye. Yollarda vereceğimiz ihtiyaç molalarında “Annneeaaa, napıyorsun kaç saattir tuvaletteee?” nidalarına maruz kalmamak için “Bunu acil sangha ile paylaşmam lazım!” diyeceğim bir durum olmadığı sürece yarın benden pek ses çıkamayacak. Hani olur da merak ederseniz diye şeyettim.

Havanın daha serin olduğu, benim de yol derdine düşmediğim ve güzel güzel bilgisayar başında yazımı yazdığım bir gün olsaydı size bu sabahki yogamı uzun uzun anlatabilmek isterdim. Çünkü galiba şimdiye kadar evde yaptığım yoga pratiklerinden en kendi kendine, en çabasız, sessiz çalışmaydı. Öyle ki ısınmaları takiben çalışmaya başladıktan sonra nerede olduğumu, ne yaptığımı fark ettiğimde Mayurasana için Mandukasana’da oturuyordum; arasını hatırlamıyorum. Çalışmam bittikten sonra acaba birşeyleri atladım mı, az tekrar mı yaptım diye şüpheyle saate baktım (Fatmacığım, kulakların çınlasın!). Aşağı yukarı her zamanki kadar sürmüş. Ne yaptım da bugün böyle oldu, bilemiyorum. Fazla da düşünmedim, iyiyi de kötüyü de olduğu gibi kabul etmekte hayır var, darısı nice çalışmalara diyelim.

Yarın sabah 5:00’te yola çıkmayı düşünüyoruz. Evdeki 3 erkeği çekip çeviren dişi kuş olarak 4:30’da kalkmam gerekiyor. Kalkar kalkmaz ısınma-8 nefes vahni-ılınma iyi bir fikir gibi geldi (Bir selam da Alper’e!). 

Ayağım yeniden yere basıp da kendime biraz gelince görüşmek üzere! Siz bu arada yazın. Yollarda yazı yazamasam da sizlerin günlüklerinizi okumak keyifli olacak…

Uncategorized

Ayça II: Dikkat! Domestik bir yazıdır

Gün #4 (28.06.2017)

Yeni bir “Akşam olsa da yatsak” temalı günden merhaba!

Bugün aslında yazı yazmama hakkımı kullanacaktım ama sonra düşündüm, bugünü kendim için kaydetmem gerek. Zira 05:30’da uyanan bir insanın poposunun ancak saat 15:35’te yer görmesi bence ileride hatırlanası bir durum. Yaşanılan zorluklar unutuluyor bir şekilde. Bugün Elif’in yazısında okudum, ondan aldığım ilhamla yazıyorum. Normalde “Aman biz bir tanesine bakamıyoruz, sen ikizlere nasıl bakıyorsun?” sorularına gözlerimi yere indirerek “Eh işte iki taneler ya, oynuyorlar birbirleriyle.” diye cevap verirdim. Nah oynuyorlar! Hadi haksızlık etmeyeyim, 5 dakika oyun, 10 dakika kavga, 10 dakika anneye şikayet, benim saçlarımın diken diken olmasından sonra rahatlayıp barışma faslı…

Bugün ne güzel kendiliğimden uyanmış, hemen vırvırsız bir yoga yapmıştım. Kahvaltıdan sonra ben bulaşıkları yıkarken (bozulan bulaşık makinamız için servis hala gelemedi) Emre, benim gibi yazı yazmak istediğini söyledi. İyi dedim, açtık yeni ikisi bir arada tableti. Tatildeyken yazabilmek için kendime basit birşey aldım. Biliyorum, asıl derdi aleti kurcalamak. Bir süre sonra gittim, baktım, hakikaten günlük gibi yazmış:

“Benim adım Emre. 8 yaşındayım. En sevdiğim yemek yoğurtlu mantı…”

böyle devam ediyor. Bizim #28gunyoga’nın etkileri dalga dalga yayılıyormuş da haberim yokmuş.

Can geri kalır mı? Bugünlük yeter dedim, tableti Can’a verdim. O da yazdı sevdiği yemekleri, neler yapmaktan zevk aldığını. Ha bir de ikisinin de en sevdiği arkadaşı Kerem’miş.

Buraya kadar normal bir gün olarak seyretti. Ben yemek yapmaya girişirken ortam hafiften kızışmaya başladı. Yapılan haksızlıklar şikayet edildi, ufak çaplı itiş kakış yaşandı, kapılar çarpıldı. Emre bir arkadaşına gidince ortalık geçici bir süre duruldu. Ben de fırsat bu fırsat, 4 kişi için 15 günlük bavul yapmaya koyuldum. Ana kalemleri koymayı bitirdiğimde pencereden, püskürttüğüm 8 yaş kafilesinin kalabalıklaşarak geri taarruza geldiğini gördüm. Bir an aklımdan kapıları pencereleri kilitleyip evde yok numarası yapmak geçmedi değil. Neyse, dedim, çok çocuk hiç çocuk.

Oyun oyun nereye kadar? Sesler yükselmeye başlayınca zulada tuttuğum karpuz-börek ikilisini sürdüm masaya. Tam isabet. Çocukları midelerinden fethettim. Resmen taktik savaşı veriyorum. Doğru zamanda doğru adımı atmam gerek. Karınlar doyup biraz mayışınca kart oyunu oynamaya başladılar, ben de yine bulaşıklara gömüldüm. Yeni evlendiğimde bir yardımcımız vardı. “Ayça Hanım, ev işi nankördür.” demişti de o zaman pek birşey ifade etmemişti. Şimdi çok bilgece geldi bu laf bana.

Biraz sonra baktım bende derman kalmadı, haydi yavrucuklarım, biraz da başka annelere diyerek bir sonraki şanslı kapıya yolladım çeteyi. Gün içinde oradan oraya savrulurken boğazıma dizilen bir latte ve bir duble Türk kahvesi ile günü tamamlayamayacağımı hissedince hemen çay demledim. Onu da içersem belki 9’u görürüm akşam.

Bu da bugünün anısı olarak yer alsın blogda. Diğer anne smacıma manşetle karşılık vermeden birkaç sayfa da kitap okuyabilirsem ne mutlu!

Uncategorized

Diplerden köpürenler

Gün #2-3 (26-27.06.2017)

Bu yazıyı dün yazsaydım çok farklı bir metin okuyacaktınız sevgili #28gunyoga’cılar. Keşke yazsaydım, onu da okurdunuz bunu da.

Dün yine dilimde Barış Manço’dan “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar…” ezgileriyle uyandım. Boynumun sol tarafı tutulmuştu. Bir önceki günün ziyaretleri nedeniyle arabada geçirdiğimiz uzun saatlerde ya klima çarptı ya da zaten eciş büçüş otururken trafikte eşimi yanlış yollara sokmanın verdiği iç sıkıntısı ile omuzlarımı kastım. Isınmalarda boynumu 8 sağ-8 sol iki tur çevirdim ama pek işe yaramadı. Neyse ki çok canımı acıtan bir durum yoktu.

Yoga çalışmam bittikten sonra Fındık’ı çıkarmadan önce biraz terimin kuruması için kanepeye oturdum, telefondan bizim blog’a bir bakayım dedim. Amanın, yeni #28gunyoga ile bir sürü yazar eklenmiş, daha önceden blog’u sessizden takip edenlerin bir kısmı yazmaya, yazıp da kendine saklayanlar paylaşmaya başlamış. Nasıl mutlu oldum. İşte bu, dedim, çok kullana kullana içini boşalttığımız laflardan biri geldi aklıma ama olsun, tam yeri: “Dünya’yı güzellik, iyilik, sevgi kurtaracak arkadaş!” Bütün yazıları okumak istiyorum. Her yazılandan birşeyler öğreniyorum. Beni düşünmeye, düşündüklerimi sorgulamaya teşvik ediyor.

Böyle güzel bir ruh haliyle köpeğimizi gezdirmeye çıkardım. Yolda karşılaştığım komşulara içtenlikle günaydın dedim. Uzakta duran güvenlik görevlilerine el salladım. Normalde bunu hep yapardım ama son zamanlarda verdiğim 10 selamın 9’unda karşılık alamayınca ben de ilk iletişimin karşımdaki kişiden gelmesini bekler olmuştum. Yağmurlu günlerde yolunu gözlediğim ama bir türlü gelmeyen Bostancı-Taksim dolmuşu misali…

Yürürken içim o kadar sevgi doluydu ki, yıllardır artık cenazeden cenazeye görüştüğümüz büyük kuzenlerime eşlerinin, çocuklarının, çocuklarının eşlerinin, hatta torunlarının hal hatırını soran bayram mesajları attım. Niyetim telefon açmaktı ama sabahın 8’inde biraz garip kaçar, sonra da unuturum diye whatsapp’la idare ettim.

Eve gelince ben bunları yazamadan kahvaltı, bulaşık, çocuklar derken içimde coşan o sevgi seli durulmaya, hatta yerini çamurlu sulara bırakmaya başladı. Yazsan ne olur, yazmasan kimin umurunda? Kim ne yapsın benim yazılarımı? Yine saf, naif, romantik olacaksın. Biraz sivri ol, eleştirel bak olaylara. Hem zaten ne biliyorsun ki yoga hakkında? Dün bir, bugün iki. Felsefesi desen, hiç oralara girme bile. Sen en iyi bildiğin işi yap ve sus.

Günün geri kalanında yine İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna savrulduğumuz için iç sesi pek dinleyecek vaktim olmadı.

Akşam yatarken 5:30-5:40-5:50 menüsünden 5:50’yi seçmiştim. İyi bir seçim olmuş. Dinlenmiş kalktım. Kafamdaki sesler de susmuştu. Boynumda çok hafif bir ağrı kalmış. O da geçer bugün. Her zamanki gibi başladım bugün yogama. Ama her zamanki gibi devam edemedim. Nereden çıktığını anlamadım ama Sarpastana’da boynumdan yüzüme yayılan alevlerle birlikte gözlerimin yaşardığını hissettim. Patladı patlayacak bir öfke ve çaresizlikle karışık isyan. Bu ne ya? Hayatımın sonuna kadar ben nasıl yapacağım bunları? Ne işim var? Ne zorum var?

Hocamın sözleri geldi aklıma: tam dayanamayacağınızı düşündüğünüz anda bir nefes daha durun harekette. Nasıl yapıyor, nasıl her derste, her yazısında ince ince işliyor bize bu öğütleri? En ihtiyacım olan anda en işime yarayacak sözü nasıl da kulaklarımda çınlıyor? Hem de kendi ses tonuyla. O aldığım tek nefesin gücüyle çalışmamı sonuna kadar sürdürebildim. Bitirdiğimde alevler sönmüş, gözyaşları pınarlarına geri çekilmişti.

Şimdi yazarken tekrar gözlerim doluyor, ellerim titriyor. Kim bilir içimde nerelerde neler tetiklendi…Daha önce sınıf arkadaşlarımızdan benzer duyguları yaşayanlar olmuştu, derslerde de konuşmuştuk. Onun için yoganın hep huzur vereceğine dair bir beklentim yoktu. Yine de sarsıcı bir tecrübe oldu.

Merak etmiyor değilim, acaba bu yaşadıklarım hangi gölgemle ilgiliydi; bunca ay birşey hissetmedim, ne oldu da yüzeye çıktı diplerdekiler? Ama fazla kurcalamayacağım, olduğu gibi kalsın. Bugün de böyle olacakmış…

Uncategorized

Yoga Günlüğü II: İyi bayramlar!

Gün #1 (25.06.2017)

Akşam sabah ola hayrola diyerek yattım. Yatarken gündüz aldığım ilacın etkisi geçmiş, eklemlerimdeki ağrılar kendilerini hatırlatmaya başlamıştı. Sabah alarmla uyandım. İlk işim bedenimi taramak oldu. Boyun normal, omuzlar tamam, yukarıdan aşağıya bütün eklemlerime baktım. Usulca dizlerime kadar geldim. İlk gençlik çağlarında bar kapılarında izbandut gibi bodyguard’lara ‘İçeride bir arkadaşa bakıp çıkacağım.’ der gibi ürkek, göz ucuyla dizlerimi yokladım. Bodyguard ‘Yok kardeşim, içeri giremezsin.’ dese başımı öne eğip gerisin geri döneceğim. Neyse ki ters biri değilmiş bu seferki. ‘Geç!’ dedi ‘Ama kısa olsun.’ Ohh dizler de fena değil. Tamam, bugün güzel bir bayram yogası yapalım.

Samapada’da bütün sangha‘yı anarak başladım bugün yogaya. İkinci #28gunyoga’ya geçişimiz iyice derinleştirdi duygularımı. Niyetlerimizi döktük ortaya. Tanıdık tanımadık onca insanın birbirine destek oluşu içimi yumuşattı, güç verdi.

Bugün program yoğun. İstanbul’un tam anlamıyla iki ayrı ucundaki yakınlarımızı ziyaret edeceğiz. Son günlerde oturttuğum yoga saatini bugün iyicene erkene aldım ki yoga, yazı, duş, kahvaltı, bulaşık işlerini yetiştirebileyim. Ha evet, tam bayram öncesi bulaşık makinamız bozuldu.

Küçükken bayramları çok severdim. Birkaç gün öncesinden annem hazırlıklara başlardı. Evin temizlenmesi, ikramların hazırlanması…Bayram sabahlarında da huzurla uyanırdım. Evin içindeki o tatlı telaş, kıyafetlerden sözlere kadar herşeye gösterilen özen, farklı bir havayla sarardı bizi. Büyüdükten sonra yoğun çalışan biz şehirliler için bayramlar tatil fırsatına dönüştü. Uzun zamandır ilk defa bir bayramı olması gerektiği gibi kutlayacağız. Yine de içime sinmeyen birşeyler var sevgili sangha.

Bizim aileden birisiyle bir süredir aramda tam nasıl başladığı belli olmayan, şöyle şöyle oldu da biz anlaşamadık diyemeyeceğim, zaman içine yayılmış bir gerginlik vardı. Galiba bu kişi, benden hazzetmediğini gittikçe artan bir yoğunlukta hissettirmeye başladı. Ben de geçen sene içime atıp atıp biriktirdiklerimi fena bir patlamayla kustum. Bu olaydan sonra oturup karşılıklı konuşmadığımız için bir türlü çözülmeyen bu gerginliği biz görüşmeme yoluyla idare ediyorduk. Ama böyle özel zamanlarda görüşmemek bir seçim olamıyor.

Bir süredir bu konuda düşünmüyordum. Hallolmamıştı ama üstü örtülmüştü. Yine aklıma hocamın sözü geliyor: ‘Ne olabilir ki?’ Oturup konuşsak, hadi diyelim bağırsak çağırsak, şimdikinden daha mı kötü olur? Zaten sürekli arka planda içimi yiyen bir sıkıntı olarak hayatımda yer alıyor, daha fazla ne olabilir ki?

Şimdi bunları yazınca #28gunyoga niyetlerine bir yenisini eklemek geldi içimden. Yok saydığım bu konunun var olduğunu görmek, biriktirdiklerimi sakince, doğru ifadelerle ama eksiksiz bir şekilde aktarmak ve onun diyeceklerini de dinlemek için niyet ediyorum. Gerisi önemli değil. Çözülür, çözülmez, küslük devam eder mi, şimdiden bilemiyorum. Sadece bu sabah, içimdeki tüm ‘Bırak ya, herkes kendi hayatını yaşasın, görüşmezsin olur biter.’ seslerini susturup bir adım atmam gerektiğini hissettim.

Yazıya otururken bu kadar içimi dökmeyi planlamamıştım. Kendimi ileriye taşıyabilmem için güç verdiniz. Sağ olun, var olun…Hepimiz için güzel bir Bayram olsun.

Uncategorized

Yoga Günlüğü II: Yeni döngü ve niyetler

Gün #0 (24.06.2017)

Yeniay ile başlayan yeni #28gunyoga döngümüz hayırlı olsun. Ama önce sağlık getirsin. Son yazımı iki gün önce yazmışım. Araya çocukların kamptan gelişi ve yavrulardan birinin hastalanışı girmiş.

Perşembe akşamı çocuklar 6 günlük basketbol kampından geldiler. Önce Emre ile kucaklaştık. Arkadan Can indi otobüsten, iner inmez de bütün yol boyu tuttuğu gözyaşlarını bıraktı, inci taneleri süzüldü yanaklarından. Sarıldım, yüzü boynu sımsıcak. Başım ve boğazım ağrıyor dedi. Eve geldik, ateşini ölçtük: 39. Soyduk, yüzünü gözünü sildik, yatırdık. Akşam nöbet bendeydi. Gidip gelip baktım ateşine. Neyse ki fazla yükselmedi.

Sabah yine de herkesten önce kalkıp yogamı yaptım. Sağlık temennileri ile bitirdim, şükrettim. Can kalktığında ateşi hala aynıydı. Boğazı da fena. Bayram öncesi beta mikrobu var mı yok mu belli olsun (A grubu beta hemolitik streptokok fena bir bakteri. Antibiyotik ile tedavi edilmesi gerekiyor.), doktorlar tatile çıkmadan bir muayene olsun diye doktora götürdüm. Boğaz kültürü istedi, verdik ve eve döndük.

Akşama doğru ateşi düştü ama bu sefer bende bir halsizlik, keyifsizlik başladı. İlk dikkatimi dizlerimdeki ağrı çekti. Sabah zorladım herhalde dedim. Akşam da uykusuz kaldım zaten.

Bu sabah Yeniay gününe uyandık. Dizlerimdeki ağrılar devam ediyordu. Biraz daha dikkatli bakınca aslında bütün eklemlerimin, parmaklarımın bile ağrıdığını fark ettim. Can ile yakın temasta olunca artık her ne mikrobuysa bana da ucundan bulaştı herhalde. Bugün her bulduğum yere kafamı koyarak geçti.

Bu tip soğukalgınlığı durumlarında yerlerde sürünmedikçe ilaç almıyorum. Şimdiki durumumda da ilaçsız dinlenerek bir iki günde atlatırdım ama çocuklar evde olduğundan onlarla ilgilenebilmek için aldığım ağrı kesicinin etkisiyle biraz gözüm açıldı, beynime giden ağrı sinyallerinin sesi kısıldı. Ben de bu fursattan istifade yeni #28gunyoga niyetlerimi yazayım istedim.

Önce yoga çalışmalarımla ilgili niyetlerimi düşündüm. Sabah erken kalkıp yoga yapma, bende zorunluluktan bir düzene oturdu. Hele okullar tatilken ev halkı uyanmadan yogamı yapmazsam gün içerisinde bir fırsat yaratmam pek mümkün değil. Yogamla ilgili en önemli niyetim dizlerimdeki ağrılara fazla anlam yüklememek olsun. Geçen seneden beri ara sıra kendini değişen yoğunluklarda gösteren ağrılarla yaşıyorum. Ve bu moralimi çok bozuyor. Herhangi bir beklenti olmadan yogamı sürdürmeye, çalışmalarıma ve hocalarıma güvenmeye devam.

Bir de geçtiğimiz #28gunyoga ile hayatıma giren blog yazıları var. Malum önümüz yaz, tatiller, geziler planlandı. Ben de kara kara tatilde yazılarımı nasıl yazarım diye düşünüyorum. Elimde evde kullandığım bir laptop, bir de telefonum var. Telefondan yazmayı sevmiyorum. Koca laptopu da güzide sahillerimize götüremeyeceğime göre galiba sırf bu yazı işlerim için bir ultrabook edineceğim. Yani yazılara devam etmek de niyetlerim arasında.

Sevgili Burçe ve Pınar, blog yazılarının yanı sıra öykü yazmaya da vakit ve emek ayırmaya niyet etmişler. Benim de içime acaba? ve neden olmasın? tohumlarını ektiler. Bende biraz herşeyi sıfırdan öğrenme ve adım adım yapma ihtiyacı var. Öykü yazmaya şimdiye kadar herhangi bir ilgi duymadığım, bu nedenle de bir atölyeye gidip bu konuda okuyup araştırmadığım için yeni uyanan bu merakı tatmin etmek için kendimi hazır hissetmiyorum. Düzeltiyorum. Aslında ilgi duydum. BÜMED’den gelen bültenlerdeki yaratıcı yazarlık atölyelerini inceledim, diğer başka yazarlık atölyelerine giden arkadaşlarımın tavsiyelerine baktım, sosyal medyadan bu atölyeleri takibe aldım. Ama kendimi bırakın öykü, blog post’u yazarken bile düşünemedim. Bu sene yoga ile birlikte hayatta yapamam zannettiğim şeylerin aslında o kadar da hayatta yapılamaz olmadığını, gerçekten istersem bir yol bulunduğunu sindire sindire öğrendim.

Hemen Murat Gülsoy’un atölye programına baktım. 23 Eylül’de açılıyormuş. O tarihte Leros’ta kampta olacağım. İlk dersi kaçırmak hiç içime sinecek birşey değil. Belki sonbaharda bir süredir takip ettiğim Yeşim Cimcoz’un atölyelerine giderim. Bu arada yaz tatilini Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabını inceleyerek ve Yeşim Cimcoz’un sanal atölyelerine katılarak değerlendirebilirim. Öyleyse bu #28gunyoga’nın bir diğer niyeti öykü yazarlığı için gerekli ön çalışmalara başlamak olsun. Bu arada kendiliğinden bir öykü çıkarsa da yanına kar olur.

Bir de işin psikolojik boyutundan bir niyet ekleyeyim. Kelimelerimi yutmamaya, karşımdaki kırılacak/kızacak/ortam gerilecek vb. sebeplerle susmamaya, her ortamda uygun ifadelerle duygu ve düşüncelerimi aktarmaya niyet ediyorum. Bu niyetin iki bacağı var. Hem şu yazımda da bahsettiğim gibi fiziksel sağlığımı koruyabilmek için başkalarının duygularından kendimi sorumlu hissetmeyi bırakmak, olumsuz duygularımı bastırmamak ve kendimle bağımı yeniden sağlamak, hem de çatışmalardan kaçma alışkanlığımı değiştirmek için bu niyeti buraya yazıyorum.

İnsanın yarası neredeyse kalbi de orada atar derler ya, parmağımızdaki küçücük bir kesik bile olsa bu böyle. İki gündür basit bir soğukalgınlığı bunu düşündürttü bana.

Yarın yeni #28gunyoga’nın ilk gününde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…